Taşınma

WordPress.com adresine yapılan engelleme(sansür) nedeniyle http://kodoman.blogspot.com/ adresine taşınmak durumunda kaldım.

Reklamlar
Harun Yahya Çarpıtmaları kategorisinde yayınlandı. 19 Comments »

Balina Evrimine Dair Harun Yahya’nin Çarpıtmaları (Güncelleme)

http://harunyahya.org/Makaleler/balina_masali.htm adresinde, National Geographic dergisinde(NGM) yayınlanmış balinaların evrimi hakkındaki makaleyi yalanlamaya çalışıyor. Makalenin girişi, genel Harun Yahya üslubu doğrultusunda NGM’e asılsız iddialarla saldırmakta, ancak burayı geçelim.
Makalede dergiye ait olduğu belirtilen geçiş türü sıralanmakta:

Pakicetus (50 milyon yıl önce > Ambulocetus (49 milyon yıl önce) > Rodhocetus (46.5 milyon yıl önce) > Procetus (45 milyon yıl önce) > Kutchicetus (43-46 milyon yıl önce) > Durodon (37 milyon yıl önce) > Basilosaurus (37 milyon yıl önce) > Aetiocetus (24-26 milyon yıl önce)

Hemen ardından bu sıralamaya itirazını sunmaktadır:

Bu şemanın pek çok yanıltıcı özelliği vardır. Ancak öncelikle en temel olanını açıklayalım. Şemadaki ilk iki canlı, yani Pakicetus ve Ambulocetus, National Geographic’e göre birer “yürüyen balina”dır, ama gerçekte birer kara memelisi olan bu canlıları “balina” olarak tanımlamak, tamamen hayali hatta komik bir iddiadır.

Bilimsel bir teoriyi yanlışlamaya çalıştığınız zaman, o teorinin mekanizmasını varsayımda kabul edip, içerisindeki tutarsızlıkları sunmanız gerekir. Mevcut duruma evrim kara memelisinden deniz memelisine geçiş süreci aktarılmaktadır; Bu durumda “Şemadaki ilk iki canlı”nın kara memelisi olması kaçınılmaz bir gerekliliktir. Çünkü, tekrar edelim, kara memelisinden deniz memelisine geçiş süreci aktarılmaktadır. Doğrudan bir deniz memelisinden bahsedilseydi, bu seferde “bu tamamen bir deniz memelisi, hani bunu karaya bağlayan geçiş türü” denilecekti. Karadan-Suya geçiş sürecinde hava canlısı gösterilmesi beklenmiyordu herhalde?

Bir sonraki bölümde şemadaki ilk canlıya geçilmiş:

Oysa fosilin “balina” olmakla yakından-uzaktan bir ilgisi yoktu. İskeleti, bildiğimiz kurtlara benzeyen dört ayaklı bir yapıydı. Fosilin bulunduğu yer, paslanmış demir cevherlerinin de bulunduğu ve salyangoz, kaplumbağa veya timsah gibi kara canlılarının da fosillerini barındıran bir bölgeydi; yani bir deniz yatağı değil kara parçasıydı.

Zaten fosilin bulunduğu yerin deniz yatağı olmaması gerekiyor; Çünkü, zaten su memelilerinin atası kara canlısı. Tekrar edelim, kara canlısı ama deniz memelisinin atası kara canlısı. Birde fosillerin bulunduğu bölge hakkında sunduğu ayrıntılar ayrıca dikkat çekici. Orada bulunan demirin paslı oluşu, timsahların su kenarında yaşaması, çoğu kaplumbağa ve salyangozların deniz kenarında yaşadığı göz önüne alınacak olursa, bu bölge deniz kenarıdır demek çok yanlış olmaz sanırım. NGM tarafından bu ayrıntıların sunulmasının nedeni budur muhtemelen. Şunu belirtmek lazım, bahsi geçen fosil, Pakistan’da bulunmuştur. Hayvanın yaşadığı dönemde(Mezozoik) Pakistan deniz kıyısıydı.

National Geographic’te sözü edilen detay özellikler, yani “azıdişlerindeki diş uçlarının düzeni, orta kulakta yer alan bir kemikteki kıvrım ve kulak kemiklerinin kafatasındaki konumu” ise, Pakicetus ile balinalar arasında bir ilişki kurmak için kanıt olamaz:

“orta kulakta yer alan bir kemikteki kıvrım” denerek küçümsenen ve basit bir farkmış gibi sunulan şey aslında çok önemlidir. Burada küçümsenen kemik auditory bulla kemiğidir ve balinalara özgüdür. Balinalara özgü auditory bulla, azıdişlerindeki diş uçlarının düzeni ve kulak kemiklerinin kafatasındaki konumu bir araya getirildiği zaman ilişki kurulabilir. Ayrıca izlenebilecek bir yolda, bulunan ara geçiş türlerinin tümü arasındaki uyum ve tutarlılıktır. Yani, Pakicetus ile Ambulocetus ilişki var mıdır, ve bunun boyutu ne kadardır? Ardından Pakicetus ile Rodhocetus arasındaki ilişki, ardından ondan sonraki.. gibi. Çünkü burada bunu yapabileceğiniz kadar fosil ve tür, yani veri vardır. Bu yapıldığı taktirde yeterince tutarlılık göstermektedir.

Öncelikle, National Geographic’in “Diğer kara memelilerinde hepsi bir arada bulunmayan özellikler” ifadesini kullanırken dolaylı olarak da belirttiği gibi, sözkonusu özellikler başka kara memelilerinde de vardır.

Ancak diğer kara memelilerinde auditory bulla yoktur. Bir önemli konuda, “hepsinin birarda olmaması” Harun Yahya’nın pekçok kez kullandığı bir argümandır; Ancak burada bunu burada kabul etmeyerek kendi argümanıyla çelişmektedir. Ayrıyeten, tekrar burada türlerin tümündeki bütünlük ve tutarlılık göz ardı edilmektedir.

Eğer Avustralya’da yaşayan gagalı bir memeli olan Platypuslar ve ördekler soyları tükenmiş canlılar olsalardı, evrimciler aynı mantıkla (gaga benzerliğinden yola çıkarak) bunları da birbirlerinin akrabası ilan edeceklerdi.

Bu analoji çok yanlış ve kaba taslaktır. Öncelikle platypus ve ördek zaten akrabadır; evrimde tüm canlılar şu veya bu şekilde birbiriyle akrabadır, önemli olan ne kadar akraba oldukları. Tabii ki platypus ve ördek uzak akrabadır, ancak platypus ve ördeklerin soyu tükenmiş olsaydı ikisinin yakın akraba olmadıklarını gözler önüne serecek pekçok veri olacaktı; Uzak akraba oldukları için belirgin farklar vardır, ancak ortak atalara kadar, mesela ilkel sürüngenlere kadar takip edilmesi durumunda, farklar yavaş yavaş yok olacaktır. söz konusu türler arasında ise böyle bir durum vardır: Kambur Balina ve Pakicetus arasında görece büyük farklar vardır ancak Pakicetus ile Ambulocetus ve Aetiocetus ile Kambur Balina arasındaki farklar görece küçüktür; Bu yüzden Kambur Balina’yı karaya bağlayan atası Pakicetus‘tur.

National Geographic’in “yürüyen balina” ilan ettiği Pakicetus da farklı anatomik özellikleri bünyesinde barındıran özgün bir cinstir. Nitekim omurgalı paleontolojisinin otoritelerinden Carroll, Pakicetus’un da dahil edilmesi gereken Mesonychid ailesinin “garip karakterlerden oluşan bir kombinasyon gösterdiğini” belirtmektedir. Bu tip “mozaik canlı”ların bir evrimsel ara form sayılamayacağını, Gould gibi önde gelen evrimciler de kabul etmektedir.

Öncelikle bilimde otorite yoktur. Sanırım bahsettiği Gould, Stephen Jay Gould. Harun Yahya’nın mozaik canlı diye dillendirdiği kavram hakkında Stephen Jay Gould’un herhangi bir kelamı yoktur; Stephen Jay Gould, mozaik evrim kavramından bahseder[1] ve bunun Harun Yahya’nın söylediğiyle hiç alakası yoktur. Bu kavram, her canlı organının birbirinden bağımsız olarak evrildiğini belirten bir kavramdır. Ve bunlar “ara form”dur.

Ayrıca Caroll’un orada söylediği şeyler bambaşka manalarda söylemiş olabilir. Burada kendi yargısına güvenmemizi beklemektedir. Birileri açta bak diyebilir, açıp bakılabilir, bu önemli değil, ancak bu kendi çekiştirebileceği kadar alıntıladığı gerçeğini değiştirmez.

Ambulocetus natans terimi, Latince ambulate (yürümek), cetus (balina) ve natans (yüzmek) kelimelerinin birleşmesiyle oluşturulmuştur ve “yürüyen ve yüzen balina” anlamına gelir. Canlının yürüdüğü aşikardır, çünkü tüm diğer kara memelileri gibi onun da dört ayağı, hatta bu ayaklara bağlı geniş pençeleri ve arka pençelerinin ucunda toynakları vardır. Ancak canlının bir taraftan da suda yüzdüğü, daha doğrusu yaşamını hem karada hem de suda (amfibi şekilde) sürdürdüğü iddiasının, evrimcilerin önyargıları dışında, hiçbir dayanağı yoktur.

NGM’in “Ambulocetus yüzüyordu işte, o kadar!” dediği zannedilmiyor herhalde? Bunun dayanaklarını sunmuşlardır sanırım, ancak makalede bunlardan eser yok, neyse… Bu iş bana düşüyor anlaşılan. En büyük belirti hayvanın bataklık bölgesinde bulunması, yere yakın vücudunun araziye uygun olmaması, ayağını vücuduna bağlam biçiminden yüzmeye uygun olması, gözlerinin ve burnunun yukarıda, yani su yüzeyine yakın olması vb. nedenler bu hayvanın yüzücü, hatta iyi bir yüzücü olduğuna dayanaktır.

NGM’den alıntıladığını iddia ettiği bir çizimi gösterip değerlendiriyor:

p1.jpg

Çizime dikkat ederseniz, bir kara canlısı olan Ambulocetus’u “balinalaştırmak” için yapılmış iki küçük hileyi kolaylıkla fark edebilirsiniz:

  • Hayvanın arka bacakları, yürümeye yarayan ayaklar olarak değil de, yüzmeye yarayan yüzgeçler gibi tasvir edilmiş. Oysa gerçekte canlının bacak kemiklerini inceleyen Carroll, bu canlının “kara üzerinde güçlü bir hareket yeteneğine sahip olduğunu” belirtir.

Yine, Caroll kara üzerinde güçlü hareket yeteneği derken neyi kastetmiştir? Harun Yahya’nın ima ettiği şekilde “Sanılanın aksine hayvan su canlısı değil, karada güçlü bir hareket yeteneğine sahip kara canlısıdır”ı mı? Yoksa, “Suya adapte olmuş, yüzme yeteneğinin yanında kara üzerinde güçlü bir hareket yeteneğine sahip”i mi? Bu alıntının kaynağına bakılacak olursa sanırım cevabımızı alacağız: Patterns and Process of Vertebrate Evolution, yani Omurgalı Evriminin Modelleri ve Süreci. Eminim Caroll çitayı değerlendirirken çitanın “kara üzerinde güçlü bir hareket yeteneğine sahip olduğuna” değinmeyecektir.

  • Hayvanın ön ayaklarına “palet” görüntüsü verebilmek için perdeler çizilmiştir. Oysa eldeki Ambulocetus fosillerinden böyle bir sonuca varmak mümkün değildir. Gerçekte fosil kayıtlarında, bu gibi yumuşak dokular hemen hiçbir zaman görünmezler. Dolayısıyla canlının iskeleti dışında kalan özellikleri üzerinde yapılan rekonstrüksiyonlar hep spekülatiftir. Bu da evrimcilere geniş bir propaganda malzemesi sunar.

Zaten perdenin olduğunu kesin bir dille belirten hiçbir kaynak bulamadım. Ancak hayvan timsah gibi kuyruğuyla değilde arka ayağıyla yüzmesi ayaklarının büyük bir ihtimalle perdeli olduğu sonucunu çıkartır. Şu an kendisinin bu “bilinmezliği” kullanmasına propoganda diyemeyiz ama?

Ayakların perdeli olamayıcığı göstermek için, tekrar NGM’e ait olduğu iddia edilen bir çizim koymuş.

Ambulocetus fosilinin daha gerçekçi bir görünümü: Ayaklar “yüzgeç” değil gerçekten ayak ve
parmaklar arasında National Geographic’in daha önceden eklediği hayali “perde”ler yok.

Yumuşak dokular üzerine rekonstrüksiyonlar spekülasyon diyip, ardından daha gerçekçi çizimi tayin etmesi ayrı bir tezat.

Ayrıca makalenin ingilizcesinde, NGM’e ait olmayan bambaşka, aşağıdaki çizimi kullanmış. Yani çizimin NGM’e ait olduğu tartışmalı.

ng_whales0105.jpg

 


 

Ancak Pakicetus ve Ambulocetus ile bu deniz memelileri arasında çok büyük anatomik farklılıklar vardır. Her ne kadar National Geographic yaptığı küçük çizim hileleri ile bu farklılıkları küçültmeye çalışmışsa da, canlıların fosilleri incelendiğinde, birbirlerine bağlanan “ara form”lar olmadıkları açıkça görülür:

Ambulocetus‘u karaya bağlayan Pakicetus arasında tamı tamına 6 geçiş türü olması bu farkların nedenidir. “Ara form” iddia edilen canlılar değerlendirilmeden, doğrudan karaya bağlayan ve dolayısıyla nispeten büyük farkların olması kaçınılmaz olan bir türü değerlendirmek, kelimenin tam anlamıyla çarpıtmadır. Aynı çarpıtmayı aşağıda da devam ettirmektedir.

Dört ayaklı bir kara memelisi olan Ambulocetus’ta omurga, leğen (pelvis) kemiğinde bitmekte ve bu kemiğe bağlı güçlü bacak kemikleri uzanmaktadır. Bu tipik bir kara memelisi anatomisidir. Balinalarda ise omurga kuyruğa doğru kesintisiz devam eder ve leğen kemiği bulunmaz. Nitekim Ambulocetus’tan 10 milyon yıl kadar sonra yaşadığı düşünülen Basilosaurus aynen bu anatomiye sahiptir. Yani tipik bir balinadır. Tipik bir kara canlısı olan Ambulocetus ile tipik bir balina olan Basilosaurus arasında ise hiçbir “ara form” yoktur.

Bu iki tür arasındaki farkların büyük olacağını zaten evrimde öngörmektedir. Ancak geçiş türleri tek tek öncülleri arasındaki farklar değerlendirildiğinde, evrimin öngörüsünün geçerliliği gözler önüne serilmektedir. Aşağıda bu geçiş türlerinin çizimleri yer almaktadır. Bu türlere ait fosillere buradan ulaşabilirsiniz. Leğen kemiklerine ileride değineceğiz.

Balina Geçiş Türleri Grafiği

Basilosaurus’un ve kaşalotun omurgalarının alt kısmında, omurgadan bağımsız küçük kemikler yer alır. National Geographic bunların “küçülmüş bacaklar” olduğu iddiasındadır. Oysa bunların bir başka fonksiyon taşıdığını ise dergi yine kendisi belirtmektedir: Sözkonusu kemikler Basilosaurus’ta “çiftleşme konumunu almaya yardımcı olmakta”, kaşalotta ise “üreme organlarına destek olmakta”dır. Zaten oldukça önemli bir fonksiyon üstlenmiş olan iskelet parçalarını, bir başka fonksiyonun “körelmiş organı” olarak tanımlamak, evrimci önyargıdan başka bir şey değildir.

İkincil, nispeten küçük bir işlev taşıması, onun bacak artıkları olduğu gerçeğini değiştirmez. Konumu, anatomik biçimi nedeniyle, bacak artığı olduğu ortadadır.

Basilosaurus Çizimi

Kaldı ki, Durodon gibi ardıllarından itibaren bu ayaklar işlevlerini tamamen yitirmiştir.

Dorudon İskeleti

Görüldüğü gibi, bu artıkbacakların işlevini artık tamamen yitirmiş hali görülüyor. Aşağıda da günümüz balinalarından Kambur balinanın iskeletinin altında leğen kemiği(pelvis) artıkları görülebilir.

Kambur Balina

Balinaların leğen kemiği yoktur diyebilmek için, ya cahil olmanız, ya da art niyetli olmanız gerekir. Leğen kemiğinin bu hali alışı, art arda sıralanmış fosil kayıtlarıyla gün gibi ortadadır. Bu leğen kemiğinin hem işlevsiz, hem de körelmiş olduğunu belirtmeme gerek yoktur sanırım.

Birde arka bacaklarla doğmuş bir yunusa bakalım.

Arka Bacaklarıyla Doğan Yunus061105_bottlenose_vlg_6pwidec.jpg

Japonya’nın batısındaki Wakayama koyunda yakalanan, arka ayağı andıran uzuvları bulunan şişe burunlu yunus.[3][4]

Bu yunusta, kuyruklu doğan insanlar gibi, ayakları andıran uzuvlarla doğmuştur. Harun Yahya ve takipçilerinin iddia ettiği gibi evrim geçirmemiş, varlığının ilk gününden bu yana bu uzuvlardan yoksun bir genetik yapıya sahip bu yunusta bu türden bir uzvun çıkmasına neden olacak bir tek bir mutasyon ihtimal dışıdır. Bu uzuvların tek bir açıklaması vardır: Birikimli doğal seçilim sonucu arkada arka ayak benzeri bir uzuv geçmişi olup, ancak bu genetik bilginin artık olarak kaldığı bir canlı için bu mutasyon sözkonusudur.

Şimdi isterseniz elimizdekileri bir değerlendirelim.

  • Fosillerle geriden günümüze doğru gelindiği taktirde, aşama aşama arka ayakların yok olduğunu görüyoruz. Yani, elimizde bu uzvun tarihini gösteren bir geçiş türü dizisi var.
  • Günümüz balina türlerinde leğen kemiği artıkları mevcut. Bu da bize balinaların karasal bir geçmişinin olduğunu gösterir.
  • Arka ayakları andıran uzuvlarla doğmuş en az bir tane kayda alınmış yunus var. Balinanın evrimsel geçiş türü dizisinin bir başka kanıtı.

Daha, nasıl bir nesnel kanıt talep ediliyor?

Şemada çizilen canlıların, birbirlerini jeolojik bir sıra içinde izledikleri ileri sürülmektedir, oysa gerçekte sözkonusu tarihlemeler tartışmalıdır. Asbyl L. Camp, paleontoloji kaynaklarına dayanarak konuyu şöyle açıklar:

Ashby L. Camp kimdir? Kariyerinin dönüm noktalarına bir bakalım:

  • Florida Üniversitesinden dereceyle mezun olmuş[*].
  • Duke Üniversitesine Hukuk Fakültesi doktora yapmış.
  • Harding Din Üniversitesi’nin ve Velma R. West Greek Award’ın[**] İlahiyet Uzmanı ödülü kazanmış.
  • Halen Arizona’da ki, Hristiyan Klisesi Üniversitesi’nde PAPAZ‘lık yapmakta.

Kariyerini ilahiyat ve hukuk üzerine kurmuş birinin arkeoloji ve paleontoloji üzerine görüşleri ne kadar güvenelir? Burada Ashby Camp’in görüşleri değil, çeşitli paleontoloji kaynaklarındaki dayanaklar ve bu çeşitli paleontoloji kaynakları sunulmalıdır. Konusunda uzmanlığı ve kariyeri olmayan birinin görüşlerine güvenmemiz beklenmiyor herhalde.

[*] Mezun olduğu fakülte hakkında bir kaynak yok. Ancak kariyeri dikkate alındığı taktirde, ilahiyat veya hukuk fakültesi olması kuvvetle muhtemel.
[**]Prestijli, ilahi ödüller dağıtan bir organizasyon

Biz yinede, kariyerini ilahiyat ve hukuk üzerine kurmuş Ashby L. Camp’in, çeşitli paleontoloji kaynaklarına dayandırdığı iddialarına bir bakalım.

Standart sınıflamada, Pakicetus inachus geç Ypresian dönemine dahil edilir,

Hayır, erken Ypresian dönemine dahil edilir. Bunun için herhangi bir müzenin tarihlendirmesine bakılabileceği gibi, jeoloji, paleontoloji ve antropoloji profosörü Philip D. Gingerich [5] nolu kaynağına bakılabilir. Bu neden önemlidir, çünkü geç ve erken dönem arasında milyonlar mertebesinde fark vardır. Söz konusu dönemlere bir bakalım:

Priabonian : 37.2 ± 0.1 – 33.9 ± 0.1 Milyon Yıl Önce
Bartonian : 40.4 ± 0.2 – 37.2 ± 0.1 Milyon Yıl Önce
Lutetian : 48.6 ± 0.2 – 40.4 ± 0.2 Milyon Yıl Önce
Ypresian : 55.8 ± 0.2 – 48.6 ± 0.2 Milyon Yıl Önce

…ama çeşitli uzmanlar bu tarihin gerçekte erken Lutetian devri olabileceğini belirtmektedirler.

Tekrar çeşitli uzmanlar. Kimdir çeşitli uzmanlar? Neden isimleri, kaynakları, dayanakları sunulmamaktadır? Çeşitli uzmanlar gibi kaçamak bir dayanakla böylesine radikal bir iddiada nasıl bulunulabilir?

Eğer daha genç olan bu yaş (erken Lutetian) kabul edilirse, o zaman Pakicetus’un yaklaşık olarak, Rodhocetus ile, yine Pakistan’da bulunmuş bir erken Lutetian fosili ile çağdaş olduğu sonucu çıkacaktır.Dahası, Pakicetus ile aynı tabakada ama 120 metre yukarıda bulunan Ambulocetus’un yaşının da Pakicetus ile aynı oranda yukarı alınması gerekecektir. Bu, Ambulocetus’un Rodhocetus’tan ve muhtemelen Indocetus’tan ve hatta Protocetus’tan daha genç olduğu sonucunu doğuracaktır.

Eğer, kariyerini ilahiyat ve hukuk üzerine kurmuş Ashby L. Camp’in, kimliği, uzmanlık alanları ve dayanakları belirsiz çeşitli paleontoloji kaynaklar ve uzmanlarına dayandırdığı iddiayı kabul edersek. Bu aslında bir “eğer” sayılmaz. Böylesine gayri-ciddi, dayanaksız ve spekülatif kaynağa güvenilemez.

… Pakicetus ile balinalar arasındaki kulak ayrımını açık-seçik ortaya koymasıdır. National Geographic’in üstteki alıntısından sonra, doğal olarak iki kulak yapısı arasında geçiş formları olup olmadığına bakmak gerekir. Pakicetus’tan sonra sırada evrimcilerin “yürüyen-yüzen balina” dedikleri, ama aslında bir kara canlısı olduğunu incelediğimiz Ambulocetus vardır. National Geographic, Ambulocetus için şu ifadeyi kullanmaktadır:

Suda yaşamaya Pakicetus’tan daha yatkın olsa da, Ambulocetus da doğrudan kulaklarıyla işitiyordu.

Yani Ambulocetus’ta da bir “balina kulağına doğru evrimleşme” durumu yoktur.

Pakicetid orta kulak kemiği

Bu yukarıdaki resim, bir Pakicetus orta kulağı kemiğidir. Bunu inceleyen, balina filojeni uzmanı Dr. Hans Thewissen, “Çok güzel bir ara form”, “Bu, kara memelilerinin kulağının suya nasıl adapte olduğunu açıklıyor.” diyor[2] .

Bir başka deyişle, Basilosaurus, tipik bir balina kulağına sahiptir. Yani dış kulak kepçesiyle değil, çenesine gelen titreşimlerle etrafındaki sesleri algılayan bir canlıdır. Ve National Geographic’in evrim şemasında kendisinden önce yer alan Pakicetus ve Ambulocetus’un kulak yapısı ile, Basilosaurus’un kulak yapısı arasında hiçbir “geçiş formu” yoktur.

Bakalım o “olmayan geçiş formlarına”.

Balina ve Memeli Orta Kulak Dizilimi

Soldan sağa, bir Kara Memelisi(Bushbaby), Pakistan’dan yürüyen-balina(50 milyon yıllık, Ichthyolestes), Hindistan’dan balina atası(45 milyon yıllık, Indocetus) ve çağdaş yunus.

Olmayanı bu ise… Yoruma gerek var mı?

Nitekim konu teorik olarak incelendiğinde, böyle bir geçiş formunun yaşamış olmasının imkansız olduğu da görülür: Kendi içinde mükemmel bir duyma sisteminden, tamamen farklı bir yapıya sahip bir başka sisteme kademeli evrimle geçilmesi mümkün değildir. Çünkü ara aşamalar verimli olmayacaktır. Yavaş yavaş kulaklarıyla duyma yeteneğini yitiren, çenesiyle duyma yeteneği ise henüz gelişmemiş bir canlı avantajlı değildir.

Bir kara memelisi olan ve bu yazıyı okuyan çoğu insan suya dalış yapmıştır. Bu kendi içinde “mükemmel bir duyma” sistemi suyun içinde ne kadar verimliydi, bir hatırlayın. Kara için verimsiz olan ara formlar, suya adapte olan ve zamanının büyük bir kısmını suda geçiren bir canlı için daha verimli olacaktır, işte bu yüzden bu canlı daha avantajlı olacaktır.

Benzer bir durum National Geographic’in “kayan burun” hikayesi için de geçerlidir. Dergi, Pakicetus, Rodhocetus ve günümüz gri balinasına ait üç kafatası iskeletini alt alta dizmiş ve bir “evrim süreci” oluşturduklarını ileri sürmüştür. Oysa üç fosilin, özellikle de Rodhocetus ve günümüz balinasının burun yapıları, aynı serinin ara formları olarak kabul edilemeyecek kadar farklıdır.

Dahası nefes deliklerinin burundan enseye doğru “yürümesi”, sözkonusu canlıların anatomisinde çok ciddi bir “yeniden dizayn” gerektirir ki, bunun rastgele mutasyonlar yoluyla sağlandığına inanmak, hayal kurmaktan başka bir şey değildir.

Biz de benzer bir fosil dizisi sunalım:

 

Nasal Geçişleri

 

Rodhocetus ve günümüz balinası arasında 46,5 milyon yıl ve tam beş tane geçiş türü var. Ve sanırım Harun Yahya’dan “yeniden dizaynlar gerektiren” durumları istemek adil olacaktır. Tabii Harun Yahya, yazılarında karşıt iddiaları sadece “bilinmesini” istediği kadarını aktardığı göz önüne alınacak olursa, bu talep gerçekleşmesi imkansız bir hayaldir desek yeridir. Söz konusu burun, alın denilebilecek bölgeden çenenin önüne doğru giden bir boru gibi olduğu için, çok ciddi yeniden dizaynlar gerektirmemektedir.

National Geographic’ten alıntının ardından Harun Yahya makaledeki en büyük çarpıtmalarından birini yapmakta.

“Bu civarda bulunan balinaların bazı atalarını gözümün önüne getirmeye çalıştım� Her kuşakta giderek kısalan ve çelimsizleşen arka ayaklarını kullanarak şapıdık şapıdık hareket etmeye çalışıyorlardı� Bir yandan arka bacakları, diğer yandan da, gövdelerini destekleyen kalça kemikleri giderek küçülüyordu� Boyun kısaldı, böylece gövdenin ön kısmı, suyu en az dirençle yarıp geçmeyi sağlayan boru biçiminde bir denizaltı gövdesini andırır bir şekle girerken, kollar da dümen biçimini almaya başladı. Dış kulaklara duyulan ihtiyacın azalmasıyla, bazı balinalar sudaki sesleri doğrudan altçene kemikleriyle algılayıp özel yağ yastıkları üzerinden içkulağa iletiyorlardı.”

[…]

Oysa biyoloji konusunda en temel bilgilere sahip olan bir kimse bile bilir ki, ihtiyaçlarımız organlarımızı kalıtsal olarak şekillendirmez. Bu, Lamarck’ın “kazanılmış özelliklerin sonraki nesillere aktarılması” tezinin çürümesinden bu yana, yani yaklaşık 100 yıldır, bilinen kesin bir gerçektir. Ama evrimci yayınlara bakıldığında, hala Lamarck’ın teorisiyle düşünüyor gibidirler.

Şimdi, söz konusu yazıda, çok değil, bir kaç paragraf öncesine gidip bir bakalım:

Kaldı ki, sözkonusu “gelişme”nin nasıl sağlanabileceği sorusu da evrim teorisini çıkmaza sürüklemektedir. Evrimcilerin öne sürdükleri mekanizma mutasyonlardır ve canlılara genetik bilgi ekledikleri hiçbir zaman görülmemiş olan mutasyonlar sonucunda, deniz memelilerinin son derece kompleks algı sistemlerinin ortaya çıktığını ileri sürmek, akla aykırıdır.

Bir kaç paragraf önce mutasyonlardan bahsederken, “…ihtiyaçlarımız organlarımızı kalıtsal olarak şekillendirmez.” diyerek bunu Lamarck’a bağlamaya çalışmakta. Lamarck’ın hipoteziyle, Darwin’in teorisi arasında hiçbir benzerlik yoktur: Lamarck “kazanılmış özelliklerin sonraki nesillere aktarılması”nı esas almışken, Darwin, kalıtsal varyasyonlardan çevreye uyumlu olanın kalıtsal miras bırakabileceğini esas alır. Burada “canlının çevreye uygunlaşması” değil, “çevreye uygun olanın varlığını sürdürmesi” söz konusudur.

Eğer kendilerine itiraz ederseniz, “hayır biz Lamarkçı değiliz, kastımız, çevre şartlarının canlılar üzerinde evrimsel bir baskı oluşturduğu, bu baskı sonucunda uygun canlıların seçildiği ve böylece türün evrimleştiğidir” diyeceklerdir.

Madem bu böyleydi de, niçin Harun Yahya Lamarck’tan bahsedip ortalığı bulandırdı?

Harun Yahya’nın yaptığı çarpıtmaları bir sıralıyalım.

  • Değerlendirilmelerinde sürekli olarak aradaki türleri görmezden gelip, zincirin en başıyla- en sonunu değerlendiriyor. Halbuki aradaki türlerde, bahsettiği şeylerin çoğunun evrimsel süreci görülüyor. Benzer şekilde, Procetus, Kutchicetus, Durodon, Aetiocetus gibi şemada olupta yazıda adı bile geçmeyen türler var.
  • Balinaların “imzası” niteliği taşıyan bir yapıyı küçümseyerek, hatta geçiş sürecinin tutarlılığını saklayarak, kendi hükmünü nesnel delillerin üstünde tutuyor.
  • Sürekli olarak, bahsi geçen süreçlerle alakasız analojiler sunarak demagoji yapıyor.
  • Caroll’dan alıntılarında olduğu gibi, yaptığı alıntıları kendi istediği şeyi anlatır gibi sıralayıp sunuyor. Ve Gould’a ait olmayan bir görüşü, ona aitmiş gibi sunuyor.
  • Yine Caroll’dan alıntılarında olduğu gibi karşıt tarafın iddialarının dayanaklarını çoğunlukla, ya belirtmiyor, ya da kısmen, kendi çarpıtabileceği kadarını belirtiyor.
  • Ve, toplamda makalenin sadece küçük bir kısmını”değerlendirmiş” olsa da, tamamını “değerlendirmiş” gibi sunuyor.

Kaynaklar:
http://www.edwardtbabinski.us/whales/evolution_of_whales/
http://www.talkorigins.org/features/whales/

 

Referanslar:
[1] Darwin Ve sonrası: Doğa Tarihi Üzerine Düşünceler, Tübitak Popüler Bilim Kitapları S.57
[2] National Geographic, Kasım 2001, s. 70
[3] http://www.msnbc.msn.com/id/15581204/
[4] http://abcnews.go.com/Technology/wireStory?id=2629683
[5] Gingerich P. The whales of Tethys. Natural History 1994 April; 103 (4): 86-8.

Yazının önceki sürümü:
https://kodoman.wordpress.com/guncelligini-yitirmis-yazilar/balina-evrimine-dair-harun-yahyanin-carpitmalari/
https://kodoman.wordpress.com/guncelligini-yitirmis-yazilar/balina-evrimine-dair-harun-yahya%E2%80%99nin-carpitmalari-2/

Atın Evrimine Dair Harun Yahya’nın Çarpıtmaları

Hemen alıntılarla başlayalım:

Peki “atın evrimi” senaryosunun dayanağı nedir? Bu senaryo, Hindistan, Güney Amerika, Kuzey Amerika ve Avrupa’da değişik zamanlarda yaşamış, farklı tür canlılara ait fosillerin evrimcilerin hayal güçleri doğrultusunda küçükten büyüğe doğru dizilmesiyle oluşturulan şemalarla ortaya atılmıştır. Değişik araştırmacıların öne sürdükleri 20’den fazla değişik atın evrimi şeması vardır. Hepsi de birbirinden farklı olan bu soy ağaçları hakkında evrimciler arasında da görüş birliği yoktur. Bu sıralamalardaki tek ortak nokta, 55 milyon yıl önceki Eosen devrinde yaşamış Eohippus (Hyracotherium) adlı köpek benzeri bir canlının atın ilk atası olduğuna inanılmasıdır. Oysa atın milyonlarca yıl önce yok olmuş atası olarak sunulan Eohippus, halen Afrika’da yaşayan ve atla hiçbir ilgisi ve benzerliği olmayan Hyrax isimli hayvanın hemen hemen aynısıdır.[1, 2]

Bahsi geçen hyrax adlı canlıya bir göz atalım:

At atasına benzetilen Hyrax

Bahsi geçen ata-türün fosili:

Hyracotherium kafatası fosili

Fotoğrafın altındaki etiketten farkedebileceğiniz gibi, kaynak yaratılışçılardır.

Harvard Üniversitesi’nde profosörlük yapmış paleantolog Alfred Sherwood Romer’un çizimi[3]:

Hyracotherium kafatası çizimi

Sözkonusu hyrax türüne ait bir canlının kafatası:

Kaya Hyrax’ı

Bu iki fotoğrafa üstünkörü bakmak bile aralarındaki farkı görmeye yetmekte iken, biz yinede bu farkların önemli olanlarının bir kısmını göz atalım: Hyracotherium‘un kafatasının uzunluğu 13,5cm iken, hyrax‘ın ki 7cm’dir, hyracotherium‘un diş formülizasyonu 3 . 1 . 4 . 3 / 3 . 1 . 4 . 3 iken, hyraxın 1 . 0 . 4 . 3/2 . 0 . 4 . 3’tür. Bu nasıl bir “hemen hemen benzerliktir”!? İkisi arasında dağlar kadar fark var, “hemen hemen benzeyen” demektedir. Milyonlarca yıl önce yokolmuş olarak sunulan Hyracotheriumun günümüzde yaşayan “hemen hemen benzer” örneği bu mudur?

Atın evrimi iddiasının tutarsızlığı, her geçen gün ortaya çıkan yeni fosil bulgularıyla daha açık olarak anlaşılmaktadır. Eohippus ile aynı katmanda, günümüzde yaşayan at cinslerinin de (Equus nevadensis ve Equus occidentalis) fosillerinin bulunduğu tespit edilmiştir.Bu, günümüzdeki at ile onun sözde atasının aynı zamanda yaşadığını göstermektedir ki, atın evrimi denen sürecin hiçbir zaman yaşanmadığının kanıtıdır.[1, 2]

Söz konusu olay 1930’lu yıllarda, bu konuda çokta bilgisi olmayan bir şahsın, aynı fosil üzerine iki farklı açıklamayı okuyup, bunları farklı tür zannetmesinden başka birşey değildir[4]. O şahsın yanlış bilgiyle ortaya attığı iddiadan başka hiçbir dayanak, olay yoktur. Zaten o şahıs bu iddiasını kaynaklandırmamış, dayanaklarını sunmamıştır.

Pekii, atların evrimi nasıl olmuştur? Buyurun size, teksas üniversitesinin, atların evrimiyle ilgili çizimi.

Atın Evrim Şeması

Eminim buna hayal ürünü diyeceklerde vardır. Bu şahıslar 3(Tufts Üniversitesi) ve 4(Florida Doğa Tarihi Müzesi) nolu kaynaklarda, yukarıda çizilmiş olan türlerin ve daha fazlasının fosillerini bulabilirler. Söz konusu türlerin, ayak parmaklarının gitgide yokolup, toynak halini aldığını sizlerde görebilirsiniz.

 

Harun Yahya, onlarca fosili gözardı edip, bir-iki tane geçersiz dayanak üzerine evrimi geçersiz gibi sunmaktadır!

Kaynaklar:
1. http://talkorigins.org/faqs/horses/horse_evol.html
2. http://www.talkorigins.org/faqs/horses/eohippus_hyrax.html
3. http://chem.tufts.edu/science/evolution/HorseEvolution.htm
4. http://www.flmnh.ufl.edu/natsci/vertpaleo/fhc/Stratmap1.htm

Referanslar:
[1]http://www.hayvanlaralemi.net/darwin/darwinizmin_sonu21.php
[2]http://www.darwinizminsonu.com/doga_tarihi_2_11.html
[3] Alfred Sherwood Romer, Vertebrate Paleontology, Third Edition, (Chicago, The University of Chicago Press, 1966), p. 265.
[4]http://www.talkorigins.org/faqs/horses/eohippus_equus.html

Akıllı Tasarım: Yaratılışın Bilime Sızma Teşebbüsü

Bu yazıda Akıllı Tasarım(A.T., ingilizce Intelligent Design-ID) hareketinin bilimsel bir hareket olmadığını, bilimsel verilerle anlatmaya çalışacağım. Ancak, bundan önce bu hareketin başlangıcını, nedenini bilmenizde fayda var. Kaynakça olarak eklediğim türkçe kaynakları okumadıysanız, okumanızı öneririm.

Önce iddianın içeriğine kısaca bir gözatalım. İddia, canlıların mükemmel bir tasarım olduğunu iddia etmekte ve -buraya dikkat- tek başına evrim sonucu oluşamıyacağını, bu yüzden ancak bir tasarımcının müdahalesiyle oluşabileceğini iddia etmektedir. Bu “tasarımın” tek başına evrimle oluşup oluşamıyacağını bir an için gözardı edelim. Bu iddia, tek başına açıklama olmaktan ziyade, bir karşı çıkışın, açıklama gibi gösterilmesinden başka bir şey değildir. Daha da önemli konu ise, “tasarım” hakkında hiç bir açıklama getirmemekte, kim, ne zaman, nerede, nasıl yaptı gibi soruları yanıtlamaya yeltenmemektedir. Peki bu neden önemlidir?

Teori mi, hipotez mi?
Bir bilimsel teori, bir yargıyı bir model çerçevesinde tanımlamalıdır. Yani, bu bir tasarımdır dediğiniz taktirde, bunun kim tarafından, hangi şartlar altında, nerede ve ne zaman tasarladığı gibi sorulara veya en azından bir kaçına açıklama getirmek durumundasınız. Böylece bu model doğrulanabilir veya yanlışlanabilir bir hal alır. Bunu yapmadığınız taktirde, sorgulanabilir hali almaz.

Astroloji Bilimsel Teori midir?
Amerika çıkışlı bu hareketi değerlendirirken, bu hareketin Amerika’da ki konumuna da bakmak gerekir. Bu hareketin, evrimle birlikte alternatif olarak okutulması yönündeki meşhur mahkemeyi pek çoğunuz biliyordur. Bu mahkemede, en çok bu iddiaların bilimsel teori olup olmadığı tartışıldı. Amerika’da ki yaklaşık olarak Tübitak’ın karşılığı olan NAS kurumunun tanımına göre Akıllı Tasarım, teoriden ziyade hipotez olduğu için, Akıllı Tasarımcılar, bu tanımı değiştirme yönünde çaba sarfettiler. Bu çaba sırasında ki mahkemede Eric Rothschild, Akıllı Tasarım iddialarının astrolojiyle benzerliğine dikkat çekip, A.T.’yi teori olarak tanıyan tanımım, aynı şekilde Astrolojiyi’de teori olarak tanımalıdır dediği zaman, Behe ilginç bir şekilde bunu kabul etmiş, yani astrolojiyi bilimsel bir teori olarak tanımlamıştır[1]!

Astroloji vs. A.T.
Önce astroloji nedir, A.T. ile olan paralelliği nedir sorusunu bir inceliyelim. Astroloji, kısaca, gök cisimlerinin insanların karakterini belirlediğini iddia eder. Ancak bunu nasıl yaptığını belirtmez. Hatta, bu etki sadece insanları mı kapsıyor, yoksa diğer canlılarda etkileniyor mu; Peki bu etki nasıl olmaktadır; Bundan kütleçekim mi sorumludur gibi soruların hiçbirine cevap vermeyen Astroloji, bu durumu sadece istatistiki olarak, öne sürmekte! O istatisklerin geçerliliği tartışma konusuyken, birde bunun göktaşlarıyla alakasız bir şeyde olabileceği gözardı ediliyor. İşte, astroloji herhangi bir açıklayıcı model sunamadığı için hipotezden öteye gidememiştir; Çünkü ne doğrulanabilecek, ne de yanlışlanabilecek bir modeli yoktur. Sadece yargı vardır.

Astroloji ile Akıllı Tasarım işte bu bakımdan birbirine benzemektedir. Bir gözlemden bir yargıya varılmış, ancak bu yargıyı açıklayacak herhangi bir model sunulamamıştır! Canlı tasarımdır demekte, nasıl, “kim” tarafından, nerede ve ne zaman tasarlandığını belirtmemekte. Bilim yapabilmeniz için, bir şeyi hem doğruluyabiliyor, hem de yanlışlayabiliyor olmanız gerekir. Ancak A.T. bunu yerine getirememektedir… Bunun yerine, canlıdaki bir takım yapıların İndirgenemez Kompleks olduğunu iddia etmektedir.

Hangi Yapılar İndirgenemez Komplekstir?

“Temel bir fonksiyona katkıda bulunan, oldukça uyumlu, etkileşim içinde bulunan parçalardan oluşmuş ve herhangi bir parçasının çıkarılması durumunda sistemin fonksiyonunun fiilen sona erdiği sistemdir”

Yukarıda A.T.’nin İndirgenemez Komplekslik kavramının tanımı bulunmaktadır. Şimdi bunun ne kadar gerçekle uyuştuğunu bir an için gözardı edelim… Bu kavram tek başına, hiç bir model sunulmaksızın değerlendirilmeye çalışılmaktadır. Hangi yapılar indirgenemez komplekstir sorusunu, “akıllarına gelen” örnekler üzerinden açıklamaya gitmektedirler. Bu indirgenemez kompleks yapıları bulmak için nereye bakacağız? Bunları bulmamız için bakmamız gereken yer hakkında herhangi bir öngörüde bulunabileceğimiz model var mıdır, yok! Evet sundukları örneklerin indirgenemez olup olmadıkları doğrulanabilir veya yanlışlanabilir, ancak bu yanlışlananlar hangi durumda A.T. iddiasını yanlışlayacaktır? Akıllarına gelmiş ve sunulmuş herhangi bir yapı indirgenemez kompleks olduğu yanlışlanması durumunda iddia yanlışlamış mıdır? Hayır! Çünkü, her yanlışlama, ardında herhangi bir model bulunmadığı için spekülatif bir şekilde “orada bir yerlerde indirgenemez kompleks bir yapı var” varsayımına ulaşacaktır. Ancak evrimi yanlışlamak için, öncülünden evrilemeyecek bir yapı sunmanız yeterlidir.

Özetle: Akıllı Tasarım iddiası, yanlışlanabilir bir model sunmamaktadır, işte bu yüzden Bilimsel Teori Konseptine uygun değildir. Bu da bizi Akıllı Tasarım iddiasının bilimsel olmadığı sonucuna ulaştırır.

Referanslar:
[1]http://www.newscientist.com/article.ns?id=dn8178

Kaynakça:

  1. http://yaratiliscilaracevaplar.wordpress.com/2006/03/25/akilli-tasarim-hareketinin-amaci-nedir/
  2. http://yaratiliscilaracevaplar.wordpress.com/2006/03/25/akilli-tasarim-bilim-mi-din-mi/
  3. http://sonbir.wordpress.com/tag/evrim/page/2/
  4. http://aydinonat.blogspot.com/2005/08/akll-tasarm.html
Akıllı Tasarım kategorisinde yayınlandı. 98 Comments »

Neandertaller Üzerine Çarpıtmalar

Harun Yahya’nın insanın evrimiyle ilgili yazılarında neandertallerin(Homo neanderthalensis) bir insan ırkı olduğunu iddia eder[1, 2, 3, 4…]. Peki bu tür tanımlamalarını hangi “metoda” dayanarak yapıyorlar?

  • Ölülerini gömüyorlar
  • Müzik aletleri yapıyorlar
  • Homo sapienslerle beraber kültür paylaşıyorlar

Evet aynı tür olduğunu böyle belirliyor! Tür tanımlamasında yeni bir boyut! Neandertal, gelişmiş bir homo türüdür, bu yüzden bu yukarıdakileri yapmaları normaldir. Ancak bu onları, modern bir insan ırkı yapmaya yetmez; Anatomisi zaten kendi deyimiyle “herhangi bir spekülasyona açık değildir”[1]. Aşağıdaki modern insanla neandertal iskeletinin arasındaki belirgin farkları görmek için, bu konuda uzman olmaya bile gerek yok.

Neandertal ve İnsan iskeleti
neanderthalsapiens.jpg

Bir iki tanesini sıralıyalım:

  • Kafatası beyin sığası insanınkinden oldukça fazladır.
  • Fazlasıyla belirgin kaş kemerleri vardır.
  • Boyun insanlarda dik olmasına karşın, neandertallerde öne doğru kavis alır.
  • Göğüs kafesi, modern insanlarınkinin aksine belirgin bir şekilde aşağıya doğru genişler.
  • Leğen kemikleri daha geniştir.
  • Bacaklarının üst kısmı(uyluk) düz değil, öne doğru kavislidir.
  • Bacaklarının alt kısmı(kaval kemiği) , üst kısımdan daha kısadır.
  • … vb.

Bu farklar Harun Yahyanın ,”Günümüz insanından tek farkları, iskeletlerinin biraz daha güçlü ve kafatası ortalamalarının biraz daha yüksek olmasıdır”[2] şeklinde küçümsediği gibi değil sanırım.

Harun bunların -küçük- bir kısmına açıklama getirilmeye çalışmış olsada, getirdiği açıklamalar komik olmaktan öteye gidememiştir. Hatta bu farkların büyük bir kısmından bahsetmemiş ve gizlemiştir.

Kafatası beyin sığasını “1600 cc’lik kafatası hacmi, günümüz insanının ortalamasından fazladır.” diyerek küçümsemiştir. Modern insanın kafatası beyin sığası ortalaması yaklaşık olarak 1350cc’dir. Yani verdiği rakamla, insandan 250cc daha fazla! Şöyle bir örnek vereyim, en küçük kafatası sığası olan avustralya yerlilerinin ortalaması 1256’dır. Zaten, bu ortalamayıda kitabında yanıltıcı bir şekilde 900-1100 olarak sunmaktadır[4]. Belirgin kaş çıkıntılarının aborijinilerde de olduğunu belirtiyor, fakat bu kadar belirgin olmadığına değinmiyor.

Birde neandertalin sınıflandırmasıyla ilgili birşeyler söylemiş, günümüzde neandertaller ayrı bir tür olarak tanımlanır. Ancak bu halen tartışılmaktadır, daha fazla bilgi edinilince Homo Sapiens‘in bir alt-türü olduğu kabul görebilir. Bu birşeyi değiştirmez. Neandertaller bir ırk değil, ayrı bir tür ve alt-türdür, insan ırkı değil.

Harun Yahya, çoğunluğun farketmeyeceğini, farketse bile önemsemeyeceğini bildiği için öyle kaygısızca çarpıtmalar yapmaktadır ki…

[1] http://www.harunyahya.org/evrim/hy_darwinizm/darwinizm13.html
[2] http://www.harunyahya.org/evrim/hy_evrim_aldatmacasi/evrim9.html
[3] http://www.harunyahya.org/evrim/aragecis_acmazi/aragecisacmazi4b.html
[4] http://www.harunyahya.org/evrim/hy_evrim_aldatmacasi/evrim9.html

Bakterilerin Antibiyotiğe Kazandığı Direnç Konusunda Çarpıtmalar

Harun Yahya bu konuda pekçok, birbirinden farklı sözde açıklamalar getirmiş, daha doğrusu çarpıtmıştır.

Hemen en eski açıklamasından başlayalım:

“O bakterilerin zaten bu bağışıklığı taşıyan varyasyonları vardı!”[1]

Evet bazı bakterilerin, bu türden bağışıklığı bulunan varyasyonları vardı, ancak hepsinin yoktu! Pekçok bakteri bunu sonradan geliştirdi. Aslına bakarsanız bu sözlerine dayanak olarak sunduğu makale[2], bu süreci gayet net açıklayan makalelerden biridir. Bakterilerin direnç kazanması tek bir şekilde oluşmamıştır, birbirinden farklı süreçleri vardır; Bunlarda evrimin 150 yıl önce öngördüğü süreçlerdir.

Birde son zamanlarda kullandığı, daha çok Spetner’a dayanan bir açıklama:

Bakteriler gen alışverişi sayesinde direnç kazandı“[3]

Bunu, Spetner’ın şu sözlerine dayandırarak söylüyor:

Bazı mikroorganizmalar, antibiyotiklere direnç sağlayan genlere sahiptirler. Bu bağışıklık, antibiyotik molekülünün formunu bozma veya onu hücreden dışarı atma sayesinde gerçekleşir. Bu genlere sahip olan organizmalar bunu diğer bakterilere transfer ederek onlara da bağışıklık kazandırabilirler. Bağışıklık mekanizması belirli bir antibiyotiğe yönelik olsa da, pek çok patojenik bakteri… farklı gen setleri edinmeyi ve çeşitli bakterilere karşı bağışıklık kazanmayı başarmıştır.

Antibiyotik bağışıklığının bu şekilde elde edilmesi… evrim için delil oluşturması beklenen mutasyonlar için bir prototip (örnek) oluşturmaz. Teoriyi (evrimi) sergileyen mutasyonlar, bakterinin genomuna bilgi ekleyen genetik değişiklikler değildir; bu değişiklikler aynı zamanda tüm biokozma (biyolojik dünyaya) bilgi eklemelidir. Genlerin yatay transferi, sadece, zaten bazı türlerde var olan genetik bir bilgiyi dağıtmaktadır.

Pekala, makul bir dayanak gibi duruyor; Ancak olan şeyin sadece burada anlatılan biçimde olduğu varsayımında bulunursanız. Ancak, durum sadece bu değil. Mutasyon sonucu bu bağışıklığı kazandığı tespit edilen, Streptomycin bakterisi sunulduğunda verdiği cevap[*]:

Bazen de bir mikroorganizma, tek bir nükleotidin (DNA basamağının) rastlantısal olarak yer değiştirmesi sonucunda bir antibiyotiğe karşı bağışıklık edinir… Selman ilk kez Waksman ve Albert Schatz tarafından keşfedilen 1944’de rapor edilen Streptomisin (Streptomycin), bakterilerin bu yolla bağışıklık kazanabildiği bir bakteridir. Ama her ne kadar geçirdikleri mutasyon, Streptomisinin varlığı durumunda mikroorganizmaya yararlı olsa da, yine de bu, neo-Darwinist teori tarafından ihtiyacı duyulan mutasyon türü için bir prototip oluşturmaz. Streptomisine bağışıklık sağlayan mutasyonun etkisi ribozomda ortaya çıkar ve bu mutasyon, antibiyotik molekülü ile ribozom arasındaki moleküler eşleşmeyi bozar.

Yani? Yanisi şu: “Streptomisinin varlığı durumunda mikroorganizmaya yararlı” olduğunu bilmiyen şuursuz, kör, plan yapamayan mutasyon bu işi yapmış! Şuursuz mutasyon, sadece zarar veriyorsa, bu nasıl bir zarardır; En büyük düşmanından kurtarıyor! “…antibiyotik molekülü ile ribozom arasındaki moleküler eşleşmeyi bozar.” direnç zaten bu değil midir? Kardeş kardeşe eşleşmesini sağlayan mutasyon, bakterinin hiç işine gelmez gibi? İşte asıl konumuz bu, hangisi canlının işine geliyor, yani yararlı. Alın size “bakterinin genomuna bilgi ekleyen genetik değişiklikler” yapıp, “biokozm”a bilgi ekleyen yararlı mutasyon.

[1]http://www.harunyahya.org/bilim_haberleri/0411national_geograhpic.html
[2]http://chiro.org/LINKS/FULL/Challenge_of_Antibiotic_Resistance.shtml
[3]http://www.harunyahya.org/evrim/hy_hayatin_gercek_kokeni/hk10.htm

[*] Edward Max ile girdiği tartışma sırasında bu mutasyon sunulunca, verdiği cevabı alıntılıyor Harun Yahya. Ancak Max’ın verdiği cevaptan hiç bahsetmiyor, hem bu cevabı, hemde tartışmayı http://www.talkorigins.org/faqs/fitness/spetner.html adresinde bulabilirsiniz.

Tyrannosaurus Rex’in Tavuğun Atası Olduğu Hususunda Çarpıtmalar

http://www.netcevap.org/makale07.html adresindeki çarpıtmalar. Alıntılara başlamadan önce şu adrese bir gözatmak isteyebilirsiniz http://www.csm.org.uk/news.php?viewmessage=78, zira, ilk ve son birkaç paragraf dışında tamamen aynı; Aslına o kadar sadık kalınmış ki, çeviri desek yeridir. Konu hakkındaki habere şuradan ulaşabilirsiniz: http://www.ntvmsnbc.com/news/204926.asp

Alışıldık, evrim karşıtı propoganda girişinin ardından konu hakkında genel bilgi verilmiş ve itiraz şu paragrafta belirtilmiş:

Ancak bulunan bu dizilimde yalnızca yedi dizilim elde edilebilmiştir. Elde edilen bu dizilim tavukların, kurbağaların, semenderlerin ve diğer canlıların benzer dizilimleriyle karşılaştırılmıştır. Asara’nın daha sonra, elde edilen bu yedi dizilimden üç tanesinin tavuğun kolajen peptid dizilimine, bir tanesinin kurbağanınkine ve diğerinin de semenderinkine uyum gösterdiğini bildirmiştir. Bunlardan iki tanesi çeşitli organizmalarla eşleşmiştir. (Canlılar, aynı yeryüzü şartları içinde yaşadıklarından, aynı besinleri tükettiklerinden, aynı mineralleri paylaştıklarından, benzer hücre yapılarına sahip olduklarından, canlılar arasındaki protein dizilim benzerlikleri de kaçınılmazdır.) Ancak söz konusu test sırasında, aynı sürüngen sınıfına ait olan krokodillerin ve timsahların proteinleri teste tabi tutulmamıştır.

Aynı sürüngen sınıfına ait olan krokodiller ve timsahlar neden teste tabi tutulsun? Daha fazla benzeyeceği zaten ortada değil mi? Sonuç itibariyle ikiside aynı sınıfa dahil. Fakat tavuk aynı sınıfa dahil değildir.
Konu daha anlaşılır olması için kısa bir önbilgi verelim. Mevcut evrim teorisine göre hayvanların gelişimi yaklaşık olarak şu şekilde olmuştur: […]Balıklar->Amfibiler->Sürüngenler->Memeli ve Kuşlar:

hier.gif

Karşılaştırılan hayvanlara bir bakalım: Kurbağa-amfibi, semender-sürüngen benzeri amfibi, tavuk-kuş:

hier-animal.gif

Şimdi, evrim öngörüsüyle, Kurbağa- T-Rex’le en az benzerlik göstermesi gereken, Semender, Kurbağa’dan daha çok benzeyen ama Tavuktan daha az benzeyen, Tavuk-En çok benzeyen diyebiliriz. Peki araştırmanın sonucu ne? Yaklaşık olarak bu öngörüyü doğrular nitelikte.